8 Gole Rağmen Beşiktaşlıyım :(
Az önce Liverpool'a karşı deplasmanda 8-0 gibi tarihi bir farkla malup olduk. Her maçını izlemesem de, takımın durumunu ayda bir göz attığım puan durumundan ve arada sırada okuduğum spor haberlerinden takip etsem de Beşiktaş taraftarıyımdır. Bu sonuç beni hiçbir maçı kaçırmayan bir taraftarla aynı derecede yaraladı. "Hakem hakkımızı yedi, şu oldu, bu oldu.." gibi ifadelerle takımımı savunacak kadar ne derin bir futbol bilgim var, ne de ortada oynanan kaliteli bir futbol. Ama herşeye rağmen Beşiktaşlıyım ben. Taraftar olmak, taraf olmak da bence budur. Takımını en büyük yenilgide dahi bırakmamak.
Hayat böyle çünkü, mutlaka galibiyetlerin yanında yenilgiler de olacak. Karşılaştığımız her başarısızlığın ardından hayata küsmek, içimize kapanmak, takım değiştirmek bizi değersiz kılar. Hayata böyle bakmalıyız. Başarısızlıkların ardından yas tutmak yerine büyük başarılar için çalışmaya koyulmalı, ümitsizliğe kapılmamalıyız. Hayat bir futbol maçı kadar basit değil elbette. Ama mutluluğun sırrı sorunları bir futbol maçı gibi basite indirgemektedir. Sorunları, hataları yok sayıp görmezden gelemeyiz. Hatalarımızla yüzleşmeli, bunları çözmek için çaba sarfetmeliyiz.
Yenilginin yarattığı sersemlikle bir futbol maçının skorunu nerelere bağladım görüyorsunuz :) Beşiktaşlı olan ve bu maçta Beşiktaşı destekleyen taraftarlarımızın acısını biraz olsun hafifletebildiysem ne mutlu bana.
Saygılarımla.
07 Nov 2007
Çoğumuz, gündelik hayatın yoğun ve yorucu ritmi nedeniyle farklı insanlar oluveriyoruz. Gerçekte olmak istediğimiz insandan çok farklı bir insan. Bir zamanlar küçük bir çocukken kurduğumuz hayaller bizden uzaklaşıyor ağırdan ağıra. Çocukken büyümek isterken; şimdi küçülüvermek, tekrar çocuk olmak istiyoruz. Çocukluğun verdiği o masum ifadeye, tertemiz hayallere, düşlere geri dönmek istiyoruz.
Çoğumuz unutuyor hala çocuk olduğunu; masamızdaki evrak yığınından ve yapılacaklar listesinden sıyrıldığımızda yani aslında tek başımıza kaldığımızda ürkek bir çocuktan farklı olmadığımızı unutuyor. Yalnız kaldığımızda aklımıza gelen küçük dizeler hatırlatıyor bize çocukluğumuzu: "mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu...". Müziğin ritmine kapılıp gidiyoruz, eğleniyoruz, en güzel duyguları tekrar yaşıyoruz. Müzik insanları çocuklaştırıyor, her notada her bestede ayrı bir duyguyu anlatıyor.
Değerli George Bernard Shaw der ki;
Ölümün gölgesi, Mozart'ın müziğinin hiçbir yerine düşmemiştir. Kendi cenaze töreni bile başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Tören bir sağanaktan ötürü dağılmıştı ve nereye gömüldüğü, hatta gömülüp gömülmediği bugün bile bilinmiyor. Mozart ölmemişti bence... İnanın bana, törene katılanlar şemsiyelerini açıp en yakın sığınağa koşarken, o yerinden kalkmış, silkinerek kemiklerini sıradan insanların mezarlığına atmış ve ölümsüzlüğe doğru uçup gitmişti...
Müzik, her türlü duyguyu içinde barındırır. Ölümde bile ayrı bir tat vardır. Gökyüzünde uçan martıların yerine koyarız kendimizi; özgürlüğün tadını çıkarırız. Dünyanın katı kurallarından sıyrılırız müzikle. Müzik bize biz olduğumuzu hatırlatır.
Hayatı bir müzisyen tadında yaşamalıyız. Hayat bizim için bir müzikal olmalı ve başrolde de biz olmalıyız, biz yönlendirmeliyiz olayları. Her tarafa notalar saçmalıyız. En azılı katil bile çocukluğunda şarkı söylemiştir; insanlara çocuk olmayı hatırlatmalıyız. Dünya belki de sadece bu şekilde yaşanabilecek bir hal alır, kim bilir...
03 Nov 2007
Cumhuriyetimizin 84. Yılı Kutlu Olsun!
Yüzyıllar boyu tarihe yön vermiş, dünyayı yönetmiş bir milletin torunları kurdu bu cumhuriyeti. Yüzlerce kez devlet kurmuş, onlarca milleti bir arada huzur içinde yaşatmayı başarabilmiş bir milletin torunları, altı asırlık koca bir imparatorluğun mirasçıları kurdu bu devleti. Bugün bu henüz genç cumhuriyetimizin seksen dördüncü yılını kutluyoruz. Devlet yönetme ve millet olma sanatını asırlar boyu dünyaya öğreten milletimiz, bugün bu karışık günlerde dahi başını dik tutarak, kimsenin önünde eğilmeden bu bayramını kutlamayı şükürler olsun başarabiliyor.
Tarihimizin başlangıcından beri savaşan bir milletiz, düşmanları bir an olsun eksilmeyen. Anadolu’ya dört yüz kişi ile geldiğimizde de, Dünya Harbi’nde de, bugün de savaşmaya devam ediyoruz. Devletimizi ve milletimizi korumak için, barışı sağlamak için. Bugün hala teröristlerle ve onların arkasındaki asıl düşmanlarımızla gerek askeri gerek diplomatik savaşımıza devam ederken, her gün duyduğumuz şehit haberlerine yenileri ekleniyor. Biz bugün meydanlarda toplanarak, her şehit haberinde gözlerimiz yaşlanırken dik duruşumuzu sergileyerek bunlara alışmadığımızı ve hiçbir zaman da alışamayacağımızı ve birliğimizi, bütünlüğümüzü hiç kimsenin bozmayı başaramayacağını tüm dünyaya gösteriyoruz.
Mehmet Akif Ersoy'un şu dizelerini unutmayalım:
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu attıkça sineler,onu top sindiremez
Sen! Ben desin efrat, aradan vahdeti kaldır;
Milletler için işte kıyamet o zamandır...
Akif’in dediği gibi, "Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!"
Daha güçlü bir Türkiye için milletimizi birlik olmaya, yaptığımız işi en iyi şekilde yapmaya, güzel günler için çok daha fazla çalışmaya davet ediyorum. Hepimizin Cumhuriyet bayramı kutlu olsun.
"Ne mutlu Türküm diyene!" Mustafa Kemal Atatürk.
29 Oct 2007
Başucumuzdaki tehdit: Küresel Isınma
Son zamanlarda bir hayli popüler olan bir konuya, küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine dikkat çekmek istiyorum. Dürüst olmak gerekirse, benim de yakın zamana kadar pek umursamadığım sadece medyadan takip ettiğim kadarıyla yetindiğim bir konuydu küresel ısınma.
Aslında hepimiz küresel ısınmanın etkilerini yavaş yavaş hissetmeye başlıyoruz. Öncelikle yaşadığım İstanbul'dan bahsedecek olursak, son iki yılda bilhassa bu yıl gözle görülür bir şekilde yağışlarda azalma olduğunu söyleyebiliriz. Kime soracak olursanız olun bu yıl ciddi anlamda bir ya da iki kez kar yağışıyla karşılaştıklarını söyleyeceklerdir. Şu anda Malatya'da çiftçilikle uğraşan babamdan birkaç gün önce aldığım haberlere göre bu yıl da (son 4 yıldır olduğu gibi) bahçemizden mahsul alamayacakmışız. Bunun sadece bizim şanssızlığımızdan olduğunu pek sanmıyorum, öyle ki diğer kentlerde de tarımla uğraşan insanlardan benzer duyumlar alıyorum.
Yetersiz yağışların bir sonucu olarak şehir hayatında yaşayacağımız sorunlara da yakın zamanda İstanbul ve Ankara belediyelerinin açıklamalarını örnek gösterebiliriz. "İstanbul'da iki aylık su kaldı!" uyarısı hala bize birşeyler ifade etmiyorsa Ankara'daki hortumla araba yıkama yasağını incelemek gerekir. Artık işe, alışverişe, partilere kirli arabalarla gideceğiz! Ya da kim bilir, belki de kova kova su taşıyarak araç yıkama zahmeti daha bilinçli bir tüketici olmamız konusunda bizlere ufak da olsa birşeyler katabilir!
20 May 2007
Örütbağ günlüğüme hoş geldiniz. Bu yazıda kısaca kendimden bahsetmek istiyorum.
Özetlersek
Ben Emre Kurnaz. 1987'de Bursa'da doğdum. 2005 yılında İçel Anadolu Lisesi'ni bitirdim, aynı yıl İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümüne başladım, gök bilimi öğrenimime devam ediyorum. Aynı zamanda kurumsal olarak Yeacon Ltd. Şti. ile ilgileniyorum.
Nereden Esti?
Çok küçük yaşlarda, Jules Verne kitapları sayesinde gök bilimi ve matematiğe merak saldım, ardından da bilgisayar ile tanıştım. Bir ara da kendisinin Dünya'nın Merkezine Yolculuk adlı kitabını okuduktan sonra yer bilimine de merak salıp, bahçemizi kazarak çekirdeğe ulaşmakla ilgilendim. Boyuma göre kürek bulamayınca vazgeçtim.
Nasıl Gelişti?
Super Mario oyunu ile tanışamadan yazılım öğrenmeye başladım. Lisenin başında harçlık çıkarmak niyetiyle, ürettiğim küçük yazılımları satmaya başladım. 2005 yılının başında, temellerini 2003'te atmaya başladığım Yeacon Ltd. Şti. adlı teknoloji ve yazılım şirketini kurdum. 2004'te Conys, 2006'da Inube adlı uygulamaları geliştirerek bu örütbağ girişimlerini hayata geçirdim. Üniversitenin başlarında, bir süreliğine İstanbul Üniversitesi Enformatik Bölümü'nde asistan öğrenci olarak çalıştım.
İletişim
Bana e-posta adresi ile ulaşabilirsiniz. Hiçbir anlık mesajlaşma uygulamasını kullanmadığım için bana yalnızca e-posta aracılığıyla ileti yazabilirsiniz.
Saygılarımla,
Emre KURNAZ
12 Nov 2006
(2)


kurnaz
SmL141